Yahudi Hikayeler

07 Mayıs 2009 Yazan admin  
Kategori Hikaye

Dul Kadın ve Yahudinin İmanı

Bir bayram arefesinde, dul bir kadın yanında babadan yetim kalmış çocuğu ile zengin bir hacının dükkanına girerek, Allah rızası için yardım istedi. Hacı fakir kadına yardım etmediği gibi:

- Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu.

Hacıdan hiç ummadığı bir şekilde cevap alarak kapı dışarı edilen kadıncağız, melül- mahzun oradan ayrılıp giderken, hacının karşısında, aynı mağazadan bir dükkanın sahibi olan yahudi, o fakirin ızdırabını anladı .

- Nedir hanım, hacı size niçin bağırdı?, diye sordu.

İmanlı ve şuurlu bir kadın olan fakirceğiz, Yahudiye hacıyı şikayet etmek yerine :

- O benim büyüğümdür. Döver de, kovar da, sana ne oluyur ey kefere! diye cevap verdi.

Fakat Yahudi durumu anlamıştı. Kadını ısrarla dükkana çağırıp, ne isterse almasını, kendisine ve çocuğuna olacak elbisenin kendisinde bulunduğunu hatta hacınınkinden daha iyisini kendisinden alabileceğini söyleyerek dükkanına getirdi. Dul kadın ve yetim çocuk Yahudinin dükkanından beğendikleri elbiseyi giydiler, kuşandılar ve kadın Yahudiye :

- Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi Allah da sana Cennette köşkler verip Cennet elbiseleri giydirsin, giblerden dua etti, yanındaki masum çocuk da, anasının duasına amin, dedi. Şen şakarak oradan ayrılıp gittiler.

Dul ve yetimi dükkanından kovan hacı, o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendis cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisnin ismi yazılı idi. <> diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi. Fakat kapıda bekçi olarak bekleyen melekler hacıyı içeri almadılar.

- Giremezsin hacı, dur bakalım nereye gidiyorsun? dediler.

Hacı durdu :

- Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi? diye sordu.

Melekler cevap verdiler :

- Düne kadar senindi ama, maalesef dün sizden başkasına devredildi. Daha henüz kapısının üzerrindeki tabelâ da sçkülmemiş, yakında sökerler, dediler.

Hacı neye uğradığını anlayamadı. O telaş ve heyecan içinde uyandı ki, yatakta yatıyor : <> dedi.

Sabah olunca doğru yahudi Avram efendinin dükkanına gitti. Selam, hoş – beşten sonra:

- Avram efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysenonların parasını sana ben vereceğim, dedi.

Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğni söyledi.

Hacı :

- Madem o kadarmış al sana onun iki misli, dedi.

Fakat Avram olmaz, dedi. Hacı değerini yükseltti, hacı yükselttikçe yahudi olmaz diyor, yahudi kabul etmedikçe hacı vermek istediği parayı artırıyordu. Hacı yüz altın, ikiyüz altın vermeğe başladı ama, artık Avram’ın da sabrı taşmıştı.

- Olmaz hacı olmaz, o köşk yüz altınla bin altınla satın alınmaz… O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte müslüman oldum. o köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır – hasenatla o kçşkü yaptırmıştın ama, dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirmede, Cennette kendine başka saraylar yaptır. Allah’ın mülkü geniştri, dedi.

Yahudiden de bu cevabı alan hacı, bir daha kapısına geleni boş çevirmeyceğine dair kendi kendine söz vererek oradan ayrılığ gitti. Ama köş de elden gitti. Allah yardımcısı olsun.

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Kim Yahudi?

Kûfe’de bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.
İmam-ı A’zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.

İmam-ı A’zam Hazretleri:

— Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince adam hayret etmiş ve:

— Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye sormuş.

Hazreti İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:

— Dindar, Allah’tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona yetişemez, âlim, hafız… diye saymaya devam edince.

Adam:

— Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı vermeme yeter de artar bile.

Meramına erişen İmam:

— Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat, yahûdidir, demiş.

Adam bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:

— Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.

Adamdan bu cevabı alan İmam-ı A’zam Hazrüyük Dini Yayınlar, Osmanlı Yayınevietleri:

— Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.

Adam anlamış tabii İmam Hazretlerinin eve niçin geldiğini… Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti Osman hakkında söylediği sözleri ağzına almamış. (1)

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

Yahudilerin İftirası

Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.):

- Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım.
- Uyu ya Harun.
Hz.Harun orada uyuduğu zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu kabzeder. İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya kaldırılır. Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
Onun kardeşiyle birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
- Musa, İsrailoğullarının Harun’a karşı olan sevgisi yüüznden hased edip onu öldürdü, diye iftira ederler.
Musa (a.s.) :
- Kardeşimi öldürdüğümü ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki o daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O İlahi hüküm yerine geldi.
Yahudiler, bu iftirayı çoğaltınca Musa (a.s.) iki rekat namaz kıldı ve Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri susturması için dua etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.’ın doğru söylediğine inanırlar.

Yahudinin İnkarı ve Altın

İsa Aleyhisselâm bir Yahudi ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa’nın iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa’ya göstermeden ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu biliyordu.

— Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu? diye sordu.

Yahudi: «Benim ekmeğim iki idi» diyerek yalan söyledi.

Yollarına devam ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar, İsa aleyhisselâm asası ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü, îsa (a.s.) yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi: «İki» diye cevap verdi.

Biraz ileride bîr âmâya rastladılar, İsa aleyhisselâm teveccüh etti âmânın gözleri açıldı!

— Ekmeğin kaç idi? diye sordu.

O yine iki olduğunu söyledi. Bu minval üzere Isa aleyhisselâm’ın mu’cizelerini gördüğü halde Yahudi îman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.

Bir müddet sonra İsa aleyhisselâm bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında uyumakta olan İsa Ruhullah’ın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne aradıklarını sorar. Onlar meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: «O sizin aradığınız benim… Getirin hastayı iyileştireyim» der.

Hastayı getirdiklerinde deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahûdiyi hemen yaka-paça valinin huzuruna çıkarırlar.

— Çocuğu öldürdüğü için öldürün bunu!, der vali.

Bu sırada İsa aleyhisselâm uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahûdinin asılmak üzere olduğunu görüp:

— Bu benim arkadaşımdır. Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der. Maalmemnuniye kabul ederler.

İsa aleyhisselâm ölünün başına varıp: «Kum biiznillah» deyince çocuk ayağa kalkar. Ve hastalıktan da kurtulur.

İsa aleyhisselâm’ın bu mu’cizesini de gören Yahudi’de hâlâ îman alâmeti yoktur.

İsa (a.s.): «Kaç ekmeğin vardı?» diye sorar ve Yahudi’den gene, «iki» cevabını alır.

Yollarına devam ederler. Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselâm:

— Kimin ekmeği üçse o üç parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.

Bu zamana kadar ekmeğinin iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:

— Benim üç ekmeğim vardı. Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lâzım, der.

İsa aleyhisselâm: «beşi de senin olsun» diyerek külçe altınları ona bırakıp gider. Bir anda milyonların sahibi olan Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve altınların arasında: «Bu da benim, bu da benim» diyerek koşmaya başlar. Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak isteyip; «biz de alacağız» derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkânı yok: «Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de testere alır gelirim» der ve gider.

Eve varır, karısına zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabii ki, bu işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler ve altınların tamamına sahip olmak için Yahûdiyi öldürürler. Öldürdükten sonra da: «Nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği yiyelim de ondan sonra gideriz» deyip zehirli böreği yerler. Netice malûm… Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya nimetlerine meyletmediği için Allah’a şükreder.
——————————————————————————–

Yahudinin Selamı

Resuli-Ekrem (.s.a.a)’in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine

- Essamu aleykum’ yani ‘ölüm üzerinize olsun’dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine

- Ölüm üzerinize olsun’ dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)’i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve

- Ölüm sizin üzerinize olsun…’ diye bağırdı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:

- Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?

Ayşe:

- Görmüyor musun ya Resulullah’ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?

- Evet, görüyorum onun için bende, ‘Aleykum’ yani ‘sizin üzerinize olsun’ diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.’

Şeytan Hikayeleri

07 Mayıs 2009 Yazan admin  
Kategori Hikaye

Şeytan ile oduncunun döğüşü

Odunculukla hayatını kazanan bir zat vardı. Allah’a karşı kulluk” vazifesini yapar, kimsenin ekşisine tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca taparlar, ondan meded beklerlerdi.

Oduncu, bir gün: «Şunların Allah diye taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası kazanırım; hem de, bir kavmi Allah’a isyandan kurtarmış olurum» diye düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.

Dağa doğru giderken karşısına acaip suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:

- Halkın Allah diye taparak Allah’a isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum, dedi. Adam, oduncuya:

- Ben şeytanım… O ağacı kesmene müsaade etmiyorum, deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.

Öldürmek için hücum ederek yere yatırdı ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.

Şeytan zahide:

- Ey zahid, sen beni öldüremezsin. Allah bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme, seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin neyine gerek, altınını al işine bak, dedi.

Adam şeytanı bırakmıştı. Şeytan adama, akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak ayrıldılar.

Adam ağacı kesmekten vazgeçip, evine dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti. Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı. Görünce:

- Seni sahtekâr seni, kandırdın değilmi beni?., diyerek üzerine hücum etti.

Fakat evvelkinin tam tersine bu sefer şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:

- Hayret ettin değil mi? Niçin bana yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim, dedi.

Şeytan ile Hz. İsa (a.s)

Hz. İsa (a.s) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp gözlerini açtığında İblis’i başında bekler buldu. Ona.

- A melun başımda ne bekliyorsun? diye sordu.

İblis ona dedi ki:

- Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Madem ki malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir.

Hz. İsa (a.s) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya niyetlendi. İblis de savuştu gitti.

Ey dünya dertleriyle üzülen, ip gibi eğilip bükülen adam!

Madem sonunda herşeyi arkanda bırakıp gideceksin, açgözlülük yapmanın, durmadan mal yığmanın ne âlemi var?

Kaynak: Mantıku’t Tayr, Feridüddin Attar

Şeytan’ın hilesi ve Zeus

Şeytan, şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir…

Bir zamanlar…, Allah’tan sakınan, gece gündüz ibadet eden birçok kimse vardı.

Onlar Allah’ı sever, Allah’da onları severdi. Allah onların dualarını geri çevirmezdi.

Allah’ın bu sevdiği seçkin kullarını insanlarda sever ve sayardı.

Tabi şeytan da vardı. Ama Şeytan’ın işi zordu. İnsanoğlunun ayağını kaydırmak zordu. Bu salih kullar yoluna engeller koyuyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor almıyor du. Şeytanlık bayağı zordu, acınacak hali vardı İblis’in oğlunun.

Ama şeytan bu durur mu? Durmaz tabi… Düşündü düşündü, yılları düşünmekle geçti ve bir gün fırsatını buldu.
Bu Allah dostları, halk tecelli edip vefat etmeye başlayınca, Şeytan balkarki engeller kalkmaya başlamıış, halkın içine girebiliyor. O da her fırsatta onların içine girmiş ve her fırsatta onlara Allah dostlarını hatırlatmaya başlamış…

- Şunu, şunu nasıl bilirdiniz?

- Allah Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl bileceğiz? Onlar Allah’a çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi.

- Onlara ne kadar üzülüyorsunuz?

- Çok çok.. Tarifi mümkün değil.

- Öyleyse onları görmek isterdiniz değil mi?

- Hemde nasıl!

- Niçin onlara hergün bakmıyorsunuz?

- Ne demek istiyorsun? Hiç mümkün olabilir mi? Onlar vefat ettiler, aramızdan ayrıldılar.

- Siz de onların resimlerine bakın!

Şeytan’ın bu sözleri halkın beğenisini toplar.

Bunun üzerine o salih insanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya başlarlar böylece ayrılık özlemlerini giderirler…

Zamanla resimlerden heykellere geçerler…

Bunları evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar…

Resim ve heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah’a ibadet ediyorlar. O’na ortak koşmuyorlardı.

Bu heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve zararı olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı.

Gittikçe heykeller çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı.

Heykellere saygı ve bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.

Nesiller geldi nesiller gitti.

Çocuklar torunlar babalarının ve dedelerinin heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini, saygı duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi.

Boynuz kulağı geçer misali, çocuklar saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden istemeye başladılar.

Bu arada heykeller için kurban kesmelerde başlamıştı.

Sonunda heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan’ın tuzağına düşülmüştü.

…ve sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris’in Atina’ya Tevhid inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlâkî yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi.

Kaynak: Batı’nın Doğu’ya Borcu, Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 17 Nisan 2006

Şeytanın malı

Gafil bir adam bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan’dan bir hayli şikayetçi oldu.

“Şeytan beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. ” dedi.

Şeyh de ona dedi ki:

“Ey genç adam, senden az önce şeytan gelmişti buraya. O da senden bıkmış, usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu. Diyor ki:

“Dünyanın hepsi benim malımdır. O benim malıma göz koymaya, kendi mülkümü elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum. Bana zararı olmayan, malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsunki!”

Kaynak: Mantıku’t Tayr, Feridüddin Attar

Şeytanın pisliği

Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;

“Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi.

Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;

“Seni bu gece Cennet’e götürürlerse, Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle oku.” buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet’e götürdüler. O kimse Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.

Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

“Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur.”

Kaynak:Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Meczup Hikayeleri

07 Mayıs 2009 Yazan admin  
Kategori Hikaye

Ağlayan Meczup

Bir meczup, yol başında tozlar içinde oturmuştu. İnciler gibi göz yaşları saçmakta, başına tozlar savurmaktaydı.
Biri,

- Ey tozlara bulanmış adam! Neden böyle zari zari ağlarsın? dedi.

Meczup dedi ki:

- Canım dalgalanıp çoşmakta. Onun için mum gibi göz yaşlarına garkoldum. Ben yalnızca Allah’ı diliyorum, ama o beni hiç istemiyor, bana aldırış bile etmiyor.

Duacı İle Meczup

Bir gün bir alim dua etmekte, dünyalar dolusu insan da amin demekteydi.

Meczubun biri:

- Ben bilmiyorum, bu amin ne demek ki? dedi.

Ona dediler ki:

- Hoca, allah”tan ne diliyorsa” öyle olsun, öylre olsun, öyle olsun” diyoruz.

Meczup feryat ederk dedi ki :

- Hocanın dilediği ne olursa olsun, öyle de olmaz, böyle de olmaz. Onun dediği olmayacağına göre ne vakte kadar böyle uğraşıp duracaksınız? Allah ne isterse eksiksiz, fazlasız o olur ancak. Öyleyse artık kendiliğinizden ne istersiniz ki?

Ey oğul! Sana bir şey nasip olmayacaksa ne kadar böyle uğraşıp dursan da gönül yanışından başka bir kismetin olmaz. Fakat o bir şey diledimi olur. Dilemezse gülünde diken biter ancak.

Meczubun Başına Gelen Dolu

Bir meczup vardı. Çocuklar onu taşladıkları için canı çok sıkılmış, kızmıştı. Kaça kaça bir hamamın köşesine sığındı. Sığındığı köşede bir penceresi vardı hamamın.

Biraz sonra dolu yağmaya başladı, pencereden giren her dolu da meczubun başına geliverdi. Doluyu taş sandığından kızgınlığı arttı delinin. “Neden bana taş atıyorlar” diye atana bir hayli sövdü, saydı. O sırada güneş, bulutların arasından çıkıp olduğ uyeri aydınlattı. başına gelenin taş olmayıp da dolu olduğunu anlayınca küfrettiğine pişman olup dedi ki:

-Yarabbi, şu bulunduğum yer karanlıktı, farkedemedim, yanıldım. Ne söylediysem geri alıyorum.

Meczubun Nasibi

Bir köşede yalnız başına yaşayan bir meczup vardı. Şöhretli biri meczubun yanına gidip der ki;

- Sende liyakat görüyüorum ben. Bütün duygularını bir tek yere bağlamış, orada toplamışsın. Kalbin perişan, aklın dağınık değil.

Meczup:

-Ben nasıl dediğin mevki de olayım ki! Beni büütn gün sinekler rahatsız eder geceleri de pireler uyutmaz. Nemrud’un burnuna küçücük bir sivrisinek girmiş, o sersemin beynini doldurmuştu. Bil mem ki ben de zamanın Nemrud’u muyum ki Sevgiliden nasibim yalnız sinek ve pire, der.

Meczubun Ölümü

Sırra ermiş bir meczubun can vermesi uzamıştı. Can çekişip duruyır, inliyor, sel gibi gözyaşları ile gönülleri dağlayara diyordu ki:

-Ey Rabbim! Beni sen dünyaya getirdin, madem ki götüreceksin neden getirdin ki? Canım olmasaydı, can verme derdim olmaz, rahat olurdum. Ne ben doğardım, ölürdüm; ne de sen beni dünyaya getirir, sonra da canımı alırdın. Keşke gelip gitme zahmeti olmasaydı. Bu gelip gitme olmasa, hiç de kötü olmazdı. Ölüme hazırlanmak farz ama benim bunu düşünecek gücüm yok.

Meczup ve Hızır

Dünyadan elini ayağını çekmiş bir meczuba Hızır :
- Ey işini tamamlamış Allah aşığı, bana dost olmak ister misin? diye sorar.

Meczup:

- Senin halin benimkine uymaz. Sen kıyamete kadar yaşmak için abıhayat içtin. Ben ise sevgiliye kavuşmak için canımdan ayrıldım. Sen canını koruma sevdasındasın ben ise feda etmek derdindeyim. En iyisi, seninle ben tuzaktan kurtulmak içindağılan kuşlar gibi biribirimizden uzak olalım, diyerek Hızır a.s’ın teklifini rededer.

Mısır’daki Kıtlık

Mısır’da birdenbire bir kıtlıktır oldu. Halk ekmek diyerek inliyor ve teker teker düşerek ölüyordu. Yollar insan ölüsü dolmuştu. Yarı canlılar da ölenleri yiyordu.

Bir meczup, halkın ölmekte olduğunu ve bir parçacık bile ekmeği bulamadığını görünce:

- Ey dünya ve ahiret padişahı, verecek rızkın yoksa, bari az insan yaratsaydın der.

Deli, ne yaparsa yapsın, deliliğine bağışlanır, affedilir. O’nun gibi günahlara batmış kimse yoktur, ama Allah, şüphe yok ki lütfeder, bağışlar onu

Su Üstüne Kurulan Yapı

Bir meczuba sordular:

- Şu iki alemin aslı nedir ki bunlarda bunca hayaller, vehimler var?

Meczup dedi ki:

- Her iki alem de yukarısış aşağısı aslında bir damla sudan ibaret. Ne var ne de yok. Önce bir damla su yaratıldı, sonra Sevgili, o damladan göründü. Sudan yaratılan her şey demir gibi sağlam olsa bile bâki kalmaz. Demirden sertini bulamazsın alemde, ama onun da harcı sudur, bak da gör.

Suyun durulduğunu gören hiç yok, peki su üstüne kurulan yapının duracağını kim söyleyebilir?

Oruç Hikayeleri

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Ayeti Kerimenin İndirdiği İftar

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin küçük yaşta hastalanırlar. Hz. Ali ile Hz. Fatıma çocuklar iyi olunca, ikisi de oruç tutar. Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden, ikinci günün orucuna başlarlar. O akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler.

Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi şöyledir:

“Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala’nın rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenab-ı Hak, onlara Şarab-ı Tahur içirdi.”
(insan, 7-9, 21)

Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Beşikte Oruç

Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz iki-üç aylıkken görülen kerametlerini annesi söyle anlatır:

“Oğlum henüz birkaç aylıktı. Mübarek Ramazan ayı geldi. Birinci gün şafak söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün de ayni durum tekrar edince anladım ki Abdulkadir oruç tutuyor.

İkinci sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk Ay’ı göremedi. Ramazanın başlama tarihini tespit edemediler. Abdulkadir’in bu meziyetini bilenler hemen annesinin yanına gidip onun süt emip emmediğini sordular. Gerçekten o gün Abdulkadir şafaktan beri süt emmemişti. Daha sonra o günün ramazanın birinci günü olduğu anlaşıldı.

Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir.

“Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi.
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

Allah ona ayağını veli kullarımın omuzlarına koy derken sebebi bu olsa gerek …

Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Bizzat Şeytan Uğraşıyor

Bir Ramazan günü Abdulkadir Geylani Hazretleri dostları bir çölden geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. Tuttukları oruçtan dolayı açlık onların takatini kesmiş ve onları halsiz bırakmıştı. Buna rağmen, yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada karşılarında bir ışık belirdi ve onlara şöyle seslendi:

-Ben sizin rabbinizim Ramazan’da yemek içmek size haramdır. Ama şimdi size helal kıldım. Yiyiniz içiniz.

Bu ilginç durum karşısında heyecana kapılan bazıları, hemen su kaplarına ve yiyeceğe el attılar. Tam bu sırada Abdulkadir Geylani hazretleri dostlarını uyardı:

-Sakın oruçlarınızı açmayın!

Sonra sesin geldiği tarafa dönüp:

- “Euzu billahi mine’ş-şeytani’r-racim. Euzu billahimine şerri zalike” kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.

Bu görünen şeyin zararından Allaha sığınırım, der demez nur görünen şey bir anda kapkara kesildi! Şeytan kendisini süslü göstererek onları aldatmaya yeltenmiş ama oyunu çabucak ortaya çıkmıştı.

Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Cehennem Korkusu ve Sıcak Günde Oruç

Haccac ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk ya­parken bir suyun başında mola verdiler.

Sofra kurulunca; Haccac etrafa bakın fakir birisi varsa getirin beraber yiyelim dedi. Hizmetçiler yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini gördüler. Onu uyandırıp; Seni Haccac çağırıyor, dedi­ler ve adamı Haccac’ın yanına götürdüler.

Haccac:

-Gel beraber yemek yiyelim, dedi.

Adam yemem diyerek Haccac’ın teklifini reddetti cevaba şaşıran Haccac sebebini sorunca:

-Beni senin sofrandan daha iyi. bir yere çağırdılar.

-Nereye çağırdılar? Deyince adam:

-Allah’ın misafirliğine çağırdılar. Ben oruç tutuyorum deyince,

Haccac böyle sıcak günde oruç mu tutuyorsun? Deyince adam şöyle cevap verdi:

-Evet, bu sıcak günde oruç tutuyorum ki kıyamet gününün sıcaklığından kurtulayım, dedi.

Ebubekir (r.a.) Oruç Açıyor

Hazreti Ebubekir kavurucu bir yaz günü oruç tutmuş ve akşam iftar sofrasında sadece bir tas soğuk su vardır İftar vakti gelince soğuk su ile orucu nu açmak için bardağı ağzına götürdü. Fakat bardağı ağzına götürmesiyle bırakması bir oldu. Ve hıçkırıklara boğuldu bir oldu. Yanındakiler Hz. Ebubekir’in bu haline bir anlam vermediler. Hz. Ebubekir kendine gelince neden bir anda hıçkırıklara büründüğünü sordular.

Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi:

Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git diyordu sordum.

-Ya Resullailah elini iter gibi hareket yapıyordunuz? Diye sordum.

Şöyle cevap verdi;

Dünya yanıma geldi kendini bana kabul ettirmek istedi, git dedim kendini bana kabul ettiremezsin dedim.

-Yeminler olsun sana, sen benden kaçıp kurtulsan senden sonrakiler benden kurtulamayacaklar kendimi onlara kabul ettiririm.

Hazreti Ebubekir:

-Bende bu soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye ağladım.

O soğuk su içerken bunu düşünüyorsa biz soframıza inip kalkan yemekler için ne demeliyiz? Dünyanın kullarıyız dersek doğru olur mu?

Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Gıybet Dinledim Orucum Bozuldu

Allah dostlarının orucu akşama kadar sadece aç kalmak de­ğildir. Onlar orucu kendini değil haram ve mekruhlara onlar kendini şüpheli olan şeylere karşı bile kendini kapatmaktır. Onla­rın derdi sadece akşama kadar aç kalmak değil, tuttukları oruçla Rıza-i ilahiye kavuşmaktır. Onlar için yılın her ayı ramazan ayı gibi yaşıyorlardı. Sürekli oruç tutardı.

Bir gün oruçlu iken yanın­da Hindistan sultanı çekiştirilip, gıybeti yapılınca;

Dıhlevi hazretleri;

“Eyvah orucum bozuldu” dedi.

Yanındakiler; “ama efendim gıybet yapan siz değildiniz” de­yince;

“Gıybeti yapan da dinleyende ortaktır.” hadisi şerifi ile karşı­lık verdi.

Hayvanlar Oruç Tutmaz

Son Asrın Evliyalarından Hacı Cemal Öğüt Fatih Camiinde, bir Ramazan gününde vaaz ediyor. Dışarıda oruç tutmayanları, başı açıkları, namaz kılmayanları görüyor, onlara bir şeyler demesi lazım, ama direkt olarak bir şey de söylemek istemiyor.
Konuya şöyle giriyor:

Şu Hacı Cemal var ya, bu saf hanımla nasıl yaşayacak, nasıl idare edecek, bilemiyorum.”

Diyeceksiniz ki: ”

Senin hanım çok mu saf?”

Aman sormayın, o kadar saf, o kadar saf ki, isterseniz bir saflık örneği vereyim de bakın anlayın. Hacı Cemal’in de bu saf hanımla nasıl yaşayacağını siz düşünün.

Efendim, öğle namazından önce abdestimi aldım, cübbemi giydim, kapıya da çıktım, buraya vaaza gelmek üzere ayakkabı­larımı giyerken bizim hanım da mutfakta iftarlık yemek hazırlı­yordu. Birden feryadı bastı.

“Eyvah, bu da mı gelecekti başıma?”

Hemen ayakkabılarımı çıkardım/mutfağa doğru koştum, bak­tım, mutfakta bir şey yok.

Dedim ki:

“Hanım, yangın alarmı ve­rir gibi ne bağırıyorsun öyle? Ne var?”

Dedi ki:

“Görmüyor mu­sun kediyi?”

“Görüyorum, kediye ne olmuş?”

“Daha ne olacak? İftarlık pideleri yiyor” demez mi?

Tepem at­tı.

“Hanım sen de ne kadar cimrisin. İnsan bir pide için bu kadar çığlık atar mı? İşte camiye gidiyorum. Ne kadar pide istersen alır getiririm, hem de tazesinden” deyince, hanım bu sefer saf saf bana baktı, dedi ki:

“İlahi hoca, asıl saf olan sensin! Ben pideye mi acıyorum? Görmüyor musun, şu mübarek Ramazan gününde hayvan oruç tutmuyor, oruç? Şapur şupur pide yiyor. Ben hay­vanın oruç yediğine kızıyorum, ona üzülüyorum.”

Tepem iyice attı. Ben de dedim ki:

“İlahi hatun sen bilmiyor musun ki, hayvanlar oruç tutmaz, sen bilmiyor musun ki hayvanlar namaz kılmaz, sen bilmiyor musun ki, hayvanlar açık yerlerini örtme ihtiyacı duymazlar”

Cemal Hoca cemaate döner:

“Nasıl bizim bu saf hatuna iyi söylemiş miyim?”

Cemaatte gülüşmeler, mesaj alınmıştır.

Huzura Oruçlu Gitmek

Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve

“Muhterem Efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz?” diye sordu.

O da;

“Allah Teala bilir ama bu bayramı burada geçireceğiz.

Şimdiden kendime yer hazırlıyorum.” buyurdu.

Hanımı bunu işitince üzüldü;

“Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsunuz.” dedi.

Nasuhi hazretleri;

“Takdir-i İlahi böyledir.” cevabını verdi.

Aradan günler geçti. Ramazan-ı Şerif ayının orta­ sına geldiğinde, sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alaed din Efendiyi halife tayin etti ve vasiyetini bildirdi.

Muhammed Nasuhi Hazretlerinin talebelerinden Şami Ahmed Efendi, vefat edeceği gün hocasını ziyaret etti. Muhammed Nasuhı Efendinin hastalığı iyice artmıştı.

Şami Ahmed Efendi ona;

“Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir.” deyince,

Nasuhi Efendi;

“Oğlum! Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle otuz senedir farzları değil nafileleri dahi noksan yapmadım. İnşallah bu gece dergah-ı iz­zete oruçlu giderim.” buyurdu.

Muhammed Nasuhi hazretleri vefat ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere;

“Bu gece Cüneyt-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylanı, Molla Hünkar Celaleddın, Maruf-i Kerhı, Seyyid Yahya Şirvan, Sultan Şaban-ı Veli ve Hocam Ali Atvel hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin.

“İftar vaktinde Derviş İbrahim, Nasuhı hazretlerinin yanından odanın kapısına va­rıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasuhi haz­retleri bir defa;

“Hu” diye seslendi.

Derviş İbrahim ekmeği bı­rakıp içeri girerken tekrar; “Hu” diye Allah Teala’nın ismini zikredip ruhunu teslim etti.-

Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Mecusi’yi Ramazana Hürmet Affediyor

Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan ateşe tapan bir Mecusi’nin küçük çocuğu Müslümanların arasında ekmek yiyordu. Hemen babası çocuğun bu halini fark etti:

-Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi onlar bu günlerde oruç tutarlar onlarca muhterem günlerdir, diyerek çocuğu azarlayıp eve gönderdi.

Her faninin başına gelen ölüm O’nu da alıp götürdü ölümünden sonra şehirde bulunan bir Allah dostlarından birçoğu Mecusi’yi rüyalarında cennet’te gördüler. Halbuki hayatında Allah diye ateşe ibadet eden bir kimsenin, cennete girmesi adli ilahiye mugayirdi.

-Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni imansız bilirdik. Hatta öldüğünde cenazen namazını bile kılmadık. Dediklerinde O şu cevabı verdi.

-Evet! Doğru söylüyorsunuz. Ben Mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum Müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde ekmek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye bende hürmet ettiğim için Cenabı-ı Allah benim ruhumu bir Müslüman olarak aldı. Ölüm anında başıma biri geldi. Bana “Eşhedü enla ilahe illalah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuıühu.” dedirtti ve ondan sonra ruhumu teslim ettim, o sebepten bu gördüğünüz mükafata kavuştum, dedi.

Hikayenin işaret ettiği nokta şudur. Bir Mecusi Ramazan ayına gösterdiği hürmetten dolayı imanın tadını alırsa, inanarak oruç tutan ve dilini dudağını bağlaması, şehevati nefsaniyeyi gemleyen bir mümin ve Ramazan ayına hürmet edenin durumu nasılolacaktır, Siz düşünün.

Su Üstüne Kurulan Yapı

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Su Üstüne Kurulan Yapı

Bir meczuba sordular:

- Şu iki alemin aslı nedir ki bunlarda bunca hayaller, vehimler var?

Meczup dedi ki:

- Her iki alem de yukarısış aşağısı aslında bir damla sudan ibaret. Ne var ne de yok. Önce bir damla su yaratıldı, sonra Sevgili, o damladan göründü. Sudan yaratılan her şey demir gibi sağlam olsa bile bâki kalmaz. Demirden sertini bulamazsın alemde, ama onun da harcı sudur, bak da gör.

Suyun durulduğunu gören hiç yok, peki su üstüne kurulan yapının duracağını kim söyleyebilir?

Meczup

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Meczup:

-Ben nasıl dediğin mevki de olayım ki! Beni büütn gün sinekler rahatsız eder geceleri de pireler uyutmaz. Nemrud’un burnuna küçücük bir sivrisinek girmiş, o sersemin beynini doldurmuştu. Bil mem ki ben de zamanın Nemrud’u muyum ki Sevgiliden nasibim yalnız sinek ve pire, der.

Meczubun Ölümü

Sırra ermiş bir meczubun can vermesi uzamıştı. Can çekişip duruyır, inliyor, sel gibi gözyaşları ile gönülleri dağlayara diyordu ki:

-Ey Rabbim! Beni sen dünyaya getirdin, madem ki götüreceksin neden getirdin ki? Canım olmasaydı, can verme derdim olmaz, rahat olurdum. Ne ben doğardım, ölürdüm; ne de sen beni dünyaya getirir, sonra da canımı alırdın. Keşke gelip gitme zahmeti olmasaydı. Bu gelip gitme olmasa, hiç de kötü olmazdı. Ölüme hazırlanmak farz ama benim bunu düşünecek gücüm yok.

Meczup ve Hızır

Dünyadan elini ayağını çekmiş bir meczuba Hızır :
- Ey işini tamamlamış Allah aşığı, bana dost olmak ister misin? diye sorar.

Meczup:

- Senin halin benimkine uymaz. Sen kıyamete kadar yaşmak için abıhayat içtin. Ben ise sevgiliye kavuşmak için canımdan ayrıldım. Sen canını koruma sevdasındasın ben ise feda etmek derdindeyim. En iyisi, seninle ben tuzaktan kurtulmak içindağılan kuşlar gibi biribirimizden uzak olalım, diyerek Hızır a.s’ın teklifini rededer.

Mısır’daki Kıtlık

Mısır’da birdenbire bir kıtlıktır oldu. Halk ekmek diyerek inliyor ve teker teker düşerek ölüyordu. Yollar insan ölüsü dolmuştu. Yarı canlılar da ölenleri yiyordu.

Bir meczup, halkın ölmekte olduğunu ve bir parçacık bile ekmeği bulamadığını görünce:

- Ey dünya ve ahiret padişahı, verecek rızkın yoksa, bari az insan yaratsaydın der.

Deli, ne yaparsa yapsın, deliliğine bağışlanır, affedilir. O’nun gibi günahlara batmış kimse yoktur, ama Allah, şüphe yok ki lütfeder, bağışlar onu.

Meczubun Başına Gelen Dolu

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Meczubun Başına Gelen Dolu

Bir meczup vardı. Çocuklar onu taşladıkları için canı çok sıkılmış, kızmıştı. Kaça kaça bir hamamın köşesine sığındı. Sığındığı köşede bir penceresi vardı hamamın.

Biraz sonra dolu yağmaya başladı, pencereden giren her dolu da meczubun başına geliverdi. Doluyu taş sandığından kızgınlığı arttı delinin. “Neden bana taş atıyorlar” diye atana bir hayli sövdü, saydı. O sırada güneş, bulutların arasından çıkıp olduğ uyeri aydınlattı. başına gelenin taş olmayıp da dolu olduğunu anlayınca küfrettiğine pişman olup dedi ki:

-Yarabbi, şu bulunduğum yer karanlıktı, farkedemedim, yanıldım. Ne söylediysem geri alıyorum.

Duacı İle Meczup

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Duacı İle Meczup

Bir gün bir alim dua etmekte, dünyalar dolusu insan da amin demekteydi.

Meczubun biri:

- Ben bilmiyorum, bu amin ne demek ki? dedi.

Ona dediler ki:

- Hoca, allah”tan ne diliyorsa” öyle olsun, öylre olsun, öyle olsun” diyoruz.

Meczup feryat ederk dedi ki :

- Hocanın dilediği ne olursa olsun, öyle de olmaz, böyle de olmaz. Onun dediği olmayacağına göre ne vakte kadar böyle uğraşıp duracaksınız? Allah ne isterse eksiksiz, fazlasız o olur ancak. Öyleyse artık kendiliğinizden ne istersiniz ki?

Ey oğul! Sana bir şey nasip olmayacaksa ne kadar böyle uğraşıp dursan da gönül yanışından başka bir kismetin olmaz. Fakat o bir şey diledimi olur. Dilemezse gülünde diken biter ancak.

Meczup Hikayeleri

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Ağlayan Meczup

Bir meczup, yol başında tozlar içinde oturmuştu. İnciler gibi göz yaşları saçmakta, başına tozlar savurmaktaydı.
Biri,

- Ey tozlara bulanmış adam! Neden böyle zari zari ağlarsın? dedi.

Meczup dedi ki:

- Canım dalgalanıp çoşmakta. Onun için mum gibi göz yaşlarına garkoldum. Ben yalnızca Allah’ı diliyorum, ama o beni hiç istemiyor, bana aldırış bile etmiyor.

Hızır hikayeleri oku

15 Nisan 2009 Yazan DeLy_sHey  
Kategori Hikaye

Hızır ve Gelin
1930′lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize’ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi.

Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun’a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:

- Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verirmisin?

Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir , onun da yarısını ihtiyar’a verir. İhtiyar:
- Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der.

Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır.

Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:

- Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var.

Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?

Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış.

Evet, gerçek yaşanmış bir olay… Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir. Meryem’in kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki cebinizdeki araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para… Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin….

Hızır Geliyor
Hoca, medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar. Talebe:

- Efendim Hızır geliyor da ondan.

Hoca:

- Ben niçin göremem?

Talebe :

- Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar.

Hızır Aleyhisselam’ın:

- Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul oluyor. bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başaldığından “Saçaklı Hoca” ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)

Terakk-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.

Hatıratım, Ali Erol

Hızır olduğunu söylerim

Ramazan… Cuma günü… Cuma vakti… Cami… Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde… Girenlerin arasında… O… Hızır… Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor… Hızır’ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta…
Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

- Uyuyacaksın, der. Adam:

- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:

- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah’a yönelerek:

- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:

- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden…

Allah sevdiklerinden etsin… Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak…

Hızıra söyle

Bediüzzaman Saidi Nursi Emirdağ veya Afyon hapishanesi’nde yatarken, bir gece Konya’nın Ladik kasabasına Ahmed Ağa’nın yanına geldi. Ahmed Ağa’nın yanında o anda sadece oğlu Zekeriya vardı.

Bediüzzaman tayy-i mekan ederek gelmişti. Ahmed Ağa’nın odasının eşiğinde, ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zincirleri çözdü, içeri girdi:

-Bu çıksın, dedi,
Zekeriya’dan ötürü, konuşacaklarım var…

Ahmed Ağa:

-Mahzuru yok kardeşim, yabancımız değildir, oda duysun .., dedi.

Bediüzzaman:

-Ahmed Ağa, üstada Hızıra söyle, tahammülüm kalmadı, dedi.

Ahmed Ağa:

-Olur, söyleyelim kardeşim Said, dedi.

Bediüzzaman tekrar anında kelepçeyi ellerine zincirleri ayaklarına takarak geri döndü.

Bir müddet sonra aynı şekilde Bediüzzaman yine geldi ve:

-Söyledin mi Ahmed Ağa?… Ne oldu netice? diye sordu.

Ahmed Ağa:

- Söyledim kardeşim Said, söyledim, dedi.

Bediüzzaman:

-Ne dedi Üstad? diye sordu.

Ahmed Ağa:

-Sabretmeni söyledi, dedi.

Bediüzzaman bu cevabı alınca, bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp gitti. Yine elleri kelepçeli, ayakları zincirli idi.

Şimdi söyle bir sorulsa, hem tayy-i mekan edebiliyor, hapishaneye girip çıkabiliyor, kelepçelerini çözüp takıyor. Hemde hapishaneden çıkmak için Hazreti Hızır’dan yardım istiyor… Bu nasıl oluyor diye bir soru akla gelebilir.

Evliyalar bu güce sahiptirler. o kuvvet ve o tasarruf ellerinde var ama, izin almadan kullanamazlar. İşte Bediüzzamanda o tasarruf kendisinde olduğu halde üstadı Hızır’dan izin almadan kullanamamıştır.

Kaynak : Ladikli Ahmet Ağa, Mustafa Özdamar

Hızırı görmek istiyorum

Vaktiyle, saf-temiz bir adam, Hazreti Hızırı görmek derdine düşmüş. Ona birileri:

- Filan çöle gideceksin filan istikamete doğru yürüyeceksin, işte oralarda bir yerlerde Hızır’ı görebilirsin, demiş.

O da inanmış, o çöle gitmiş ve o istikamete doğru yüürmeye başlamış. Gariban adam çölde epeyce yürümüş. Bir müddet sonra birisiyle karşılaşmış:

- Selâmun aleyküm…

- Aleyküm selâm.

- Hayırdır, yolculuk nereye kurban? demiş karşılaştığı adam.

- Ben Hızır’ı görmek istiyorum. bu çölde bu istikamete gidersem görebleceğimi söylediler…. Gidiyorum işte….

- Peki Hızır’ı görünce tanıyabilecek misin?..

Saf adam:

- Vallahi, o hiç aklıma gelmedi demiş.

- Üzülme… Ben sana tarif edeyim: Benim gibi kara kuru, seyrek sakallı bir adamdır.

- Eyvallah kurban demişler ve birbirlerinin tersine yürümüşler.

Çok geçmeden aklı başına gelmiş, geri dönmüş ama, kara kuru seyrek sakallı Hızır (a.s.) sır olup gitmiş.

Adamcağız kulağını kaşımış ve…

- Hay Allah, kaçırdık.” demiş. Hızır’ı kaçırdığını anlamış

Nasıl bir Hızır bekliyordun?

Akşehir Kaymakamı Ladikli Ahmed Ağa’ya:

- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..

Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:

- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.

Ahmed Ağa’nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar… Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:

-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?

Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.

Ne desin Kaymakam?

- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?

- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de… Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:

- Biseciii! Bise alan, katran alan…

Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti… Fesûbhanallah! çekmiş.

Bir müddet sonra tekrar Ladik’e gittiği zaman:

- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:

- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır’ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.

Kaymakam şaşkınlık içinde:

- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:

- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?

- Geldi?

- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?

- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?

- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!… Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse… Gördün işte gayrı… Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de… demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama…. Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii..

O Kendini tanıttı

Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp;

-Siz gâliba, bunu merak ettiniz, alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz, dedi.

O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti

Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince,

Pâdişâh kayıkçıya;

-Kıyıya yanaş,dedi.

Kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi.

Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp;

-Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki? dedi.

O da;

-Efendim gördüğünüz, Hızır aleyhisselâm idi, dedi.

Bunun üzerine Kânûnî;

-O hâlde, bunu ne için, daha önce demediniz, bizi niye tanıştırmadınız?” deyince,

Yahyâ Efendi;

-O kendini, tanıttı hükümdârım, lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım, buyurdu.

Sonraki yazılar »

Sohbet